Malatya Büyükşehir Belediyesi tarafından, T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü ve Malatya Valiliği’nin katkılarıyla 9-15 Kasım 2018 tarihinde düzenlenen 8 Malatya Uluslararası Film Festivali, bu yıl da ‘Festivale Doğru’ başlığıyla önemli bir sempozyuma ev sahipliği yapıyor. Geçtiğimiz yıl ilki düzenlenen ve bu yıl festivale bir ay kala gerçekleştirilen “Türk Sinema ve Televizyonunda Aile” başlıklı sempozyumun ikinci günü 13 Ekim Cumartesi günü, on üç konuşmacının katılımıyla 3 oturum halinde tamamlandı.

Sempozyumun Cumartesi sabahı gerçekleştirilen ilk oturumunun başkanlığını Malatya Film Platformu Danışmanı Sermin Çakmak Afşin üstlendi. “Biz bugün kimi zaman çok yakın coğrafyalardan kimi zaman farklı coğrafyalardan aile  kavramının nasıl işlendiğine tanıklık edeceğiz” dediği “Dünya Sinemasında Aile” konulu oturumun giriş konuşması yapan Afşin sözü ilk olarak Dr. Öğr. Üyesi Mesut Aytekin’e bıraktı. “Yunanistan ve İran Sinemasında Aile” temalı konuşmasında Aytekin; “Aile, hem bireylerin kendi kimliğini bulması hem debireylerin kimliklerini bulduktan sonra topluma adapte olması ve sistemin devamını sağlaması açısından en küçük birim.” Diye sözlerine başladı. Aytekin, Yunan sinemasında ekonomik kriz etkisi ve İran sinemasında Şah dönemi ve İslam devriminden sinemanın nasıl etkilendiğine değindi. Aytekin sözlerine şöyle devam etti; “Sinema zaten toplumu anlattığı için aileyi çok sık dile getiriyor. Biz Yunan sinemasında İran sinemasında ve özellikle kendi sinemamızda aileyi görüyoruz ama her ülkenin aile yapısı farklı ve filmlerde aile teması farklı işleniyor.”

Daha sonra söz alan Dr. Öğr. Üyesi Erkan Büker ise “Hollywood” başlıklı konuşmasında; Amerikan sinemasının nasıl çalıştığına değindi. Amerikan film endüstrisinin 300 milyar dolarlık bir piyasadan beslenmekte olduğunu ve 40 milyar dolar gişe geliri 200 milyar dolar da televizyon ve reklamcılığa para harcandığının altını çizdi. Eğlence sektörü tüm dünyada ortalama %4 büyürken, Amerika’da ise %3 küçüldüğünü dile getiren Büker, Amerika’yı ülke olarak Çin’in takip ettiğini dile getirdi ve Çin’in yakında gişe olarak da Amerika’yı geçeceğini ifade etti. Hollywood’da çok büyük 10 şirket olduğunun altını çizen Büker, en çok gişe yapan filmlerin ise fantastik ve reel dünyadan bahsetmeyen filmler olduğunu ifade etti.

Büker, Amerikan sinemasının çalışma prensibini ise şöyle özetledi; “Algı yönetimi; binlerce yıldır kullanılan propoganda tekniklerinin bir çeşidi. Algı yönetimini politikacılar, reklamcılar, medya konusunda çalışan herkes kullanıyor. Beynimizin iki tarafı var sol tarafı düzenli matematiksel işlemler yapıyor, sağ taraf ise sanatla ilgilileniyor. Algı yöneticileri için olan kısım sağ taraf. Çünkü duygularla ilgili olan taraf. Çünkü biz duygularımızı uzun süre hatırlıyoruz.

Sinemanın gücü 1940’larda keşfediliyor. Amerikan başkanı ikinci dünya savaşına girmek için kamuoyu iknasında
sinemayı kullanıyor. Halk savaşa girmek istemiyordu ve kamuoyunu ikna etmek için bir film üretiliyor. Bu film
Casablanca. Bu film, Amerikalıların, Almanların ne kadar kötü, şiddet yanlısı insanlar olduğunu düşünmelerini sağlıyor. Halk bu filmleri izledikçe fikirleri değişiyor ve savaşa halk karar vermiş oluyor. ‘Kara Şahin’in Düşüşü’ filminde Amerikan ordusunun en büyük başarısızlıklarından birini halka bir kahramanlık olarak sunmuşlardır. Bu filmde verilen mesaj Amerikan askerinin hiçbirinin geride bırakılmayacağı mesajıdır. Burada yabancı topraklarda Amerikan ordusunun neden orada olduğu hiç sorgulanmaz, kahramanlıkları ön plana çıkartılır.
“20. yüzyılda Kore Sineması adeta bir laboratuvar gibi!”
Birinci oturumda Kore Filmlerini ele alan Rıza Oylum ise ülke sinemalarından bahsetti. 20 yüzyılda Kore’nin adeta bir laboratuvar gibi olduğunu dile getiren Oylum, tüm olumsuz durumları yaşamış bir coğrafya olduğunu belirtti. Kore’nin iç savaş, darbe, vahşi kapitalizm, aynı zamanda yabancı ülkelerin güdümüne maruz bırakılmış bir ülke olduğunu dile getiren Oylum, bunun sonucu dağılmış aileler, yalnızlaşma ve yabancılaşma, makineleşmiş ve şiddete yönelmiş bir toplum haline dönüştüklerini ifade etti. Özellikle Güney Kore sinemasına yapılan yatırımlarla festivallerde ses getiren bir hal aldığını ifade eden Rıza Oylum, Amerikan sinemasıyla Kore Sineması’nın farkının
Kore sinemasının hem kendi coğrafyasının fotoğrafını çektiğini hem de vahşi kapitalizmin getirdiği tahribatın
fotoğrafını çektiğini dile getirerek sözlerini son verdi.
“Kaybettiğimiz geniş aileyi Hint Sineması’nda izliyoruz!”
Birinci oturumda Bollywood’u ele aldığı konuşması ile ilk konuşmacı Ayşe Yılmaz’dı. Yılmaz, aile kavramı denildiğinde en önemli şeyin insanlaşma olduğunu dile getirirken; “Aile ateşin yandığı yer anlamına geliyor.”dedi.
Ailenin toplumun yansıtıcısı olduğunu ifade eden Yılmaz, aile içinde kız ve erkek çocuk algısının farklılaştığını, kadının ise aile içinde toparlayıcı görevi üstlendiğini, erkeğin de dış görevleri üstlendiğini belirten Yılmaz sözlerine şöyle devam etti; ”Hindistan’daki aile yapısını anlamak için çekirdek ve geniş aileye değinmek gerekiyor. Geniş aile; Birleşik aile ve kardeş bağına dayalı aile anlamına geliyor, Hindistan’da. Hindistan’daki geniş aile de film şirketlerinin aile şirketi olmasını beraberinde getiriyor. Sanayileşmeyle beraber Hindistan’da çekirdek aileye de rastlamaya başlıyoruz. Evlenme genelde aile isteğiyle oluyor. Yeni dönemde aşk evlilikleri de ortaya çıkmış durumda. Anne ve çocuk arasında sıkı bir bağ vardır. Baba ise bir otorite figürüdür.”
“Yeni sinema 1950’lerde ortaya çıkıyor. Sokaktaki insanlara yöneliyor ve şarkılara dayanmayan bir yapısı var.” diyen
Yılmaz sözlerini ise şöyle tamamladı; “Yeni dönem Hint sinemasında çocuklar üzerinden giden hikayeler var. Geniş
aile kavramı hala filmlerde işleniyor. Belki de biz kaybettiğimiz geniş aileyi Hint sineması işlediği o nostaljik
yapıyı devam ettirdiği için severek izliyoruzdur.”
13 Ekim Cumartesi gerçekleşen ikinci oturumun konusu “Yeni Türkiye, Yeni Sinema, Yeni Aile” idi. Oturuma Sinan Sertel başkanlık ederken ilk sözü “Gelenek ve Modernizm Çerçevesinde Sinemanın Değişen Aile Etkileri başlıklı konuşmasıyla” Prof. Dr. Peyami Çelikcan aldı. Sinemayla 19 yüzyıl sonunda tanışan Osmanlı’nın sancılı gelişim  sürecinden bahseden Çelikcan, Cumhuriyet dönemine geçişle birlikte hızlı modernleşen toplumda aile kavramındaki değişimin sinemaya yansımasının altını çizdi.
Oturumun diğer bir konuşmacısı sinema yazarı Sadi Çilingir ise “Festival Filmlerinde Aile”yi değerlendirdi. Film festivallerinde aile filmlerine çok rastlanılmadığını dile getiren Çilingir, Malatya Uluslararası Film Festivali’nin aile temasına yer vermesiyle sinemamızda aile filmleri üretiminin çoğalacağından bahsetti. Oturumun devamında “Komedi Filmlerinde Aile” başlıklı konuşmasıyla oyuncu Mehmet Usta sözü devraldı. Usta, “Televizyon dizilerinde artık aile hikayeleri anlatılmıyor. Biz aileden konuşurken nostaljik bir şeyden bahsediyor gibi konuşuyorsak burada ciddi bir sorun vardır” diye konuştu.
Oturumun son konuşmasını ise “Yeni Medyada Aile” konusuyla sinema yazarı Burak Göral yaptı. Göral, çocukların
sinemayla ilişkilerinin değiştiğine, etraflarında çok fazla ekran olduğuna ve ebeveynlerin çocukların erişeceği
içerikleri kontrol altında tutması konularına değindi.
Günün ve sempozyumun son oturumunun başkanlığını ise Doç. Dr. Gülbuğ Erol üstelendi. “Oyun mu Oynuyoruz?” başlıklı oturumda ilk söz oyuncu Emre Kızılırmak’ındı. Kızılırmak, “Genç Ekranda Yaşlanmadan Önce” konulu konuşmasında şunları söyledi;” Rol aldığım işlerde baba figürünü çok kez canlandırdım. Hepsi severek oynadığım rollerdi. Oyuncu olarak kötü bir karakteri canlandırabilirim ancak kötü olmasının bir nedeni olmalı.”
Son olarak söz alan oyuncu Gökhan Mumcu ise “Beyaz Camın İçinden” temalı konuşmasını gerçekleştirdi. Mumcu ise dizi reytingleri üzerine şunları söyledi; “Dizilerde gördüğümüz karakterler seyircilerin eseri. O karakterler izleniyor, reyting alıyor ve daha fazlası üretiliyor. Yozlaşmış karakterleri de seyirci izlediği sürece ve bu diziler reyting aldığı sürece üretilmeye devam edecek. Kaliteli işler üretiliyor ancak izlenmiyor, reyting almıyor.”
Follow us: